Archive for the ‘Genel’ Category

cropped-3.jpg

ZEUS…

Eflatun Lale Şen Milliyet Blog’da

milliyet

 

Devamı için: “http://blog.milliyet.com.tr/eflatun-lale-sen/Blog/?BlogNo=506746”

Sanat Ve Ruh

Dünyaya gelirken küçücük bedenimiz ile içgüdüsel olarak verdiğimiz doğum ve yaşam mücadelesindeki yalnızlığımızı yaşarız sanat yolculuğunda. Yanımızda yüzlerce kişi olsa da içsel yolculuğumuzun tuvale yansımasıdır asıl yapılan. O yüzdendir ki bazı eserler çok yalın ve anlatımsız olmasına rağmen ruhumuzu etkiler. Her izleyiciyi farklı bir içsel yolculuğa çıkarır. Sanatta aslı olan ruhu özgür bırakmaktır. O zaman yapılan iş her ne ise sanat eseri olur. Sanat adına üretilmiş işlerin birer ürüne dönüşmesini engellemenin tek yolu ona ruh katabilmektir. Bu da ancak özgür ve yalnız bir mücadeleyi gerektirir. Sanatçı yaşamın içindeki zorunlu kuralların dışında ve bağımsız çalışmalıdır. Dünyadaki tüm gelişmelerin takipçisi olacak kadar bilgili. Sadece kendi ülkesinin çıkarlarını düşünmeyecek kadar evrensel bir bakış acısı geliştirebilmelidir. Belli bir politik düşüncesi olabilmesine karşın sanatını her türlü politikanın üstünde ve bağımsız tutabilmelidir. Çünkü ürettiği eser sanatçının ruhudur. Gerçek bir sanatçının ruhu da bağımsız ve özgürdür.

Eflatun Lale ŞEN

MİTOLOJİDEN METAMORFOZA

MİTOLOJİDEN METAMORFOZA

Mitoloji bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair, tüm sözlü ve yazılı efsane birikiminin ve bu efsanelerin doğuşlarını, anlamlarını yorumlayıp, inceleyen ve sınıflandıran çalışmalar bütünüdür.
Metamorfoz ise kendi içinde değişim dönüşüm demektir.
Mitolojiden metamorfoza mitolojinin kendi içinde zaman içinde uğradığı değişim ve dönüşüm olarak açıklayabiliriz.

Dünyada yaşamış insan topluluklarının ve uygarlıkların hemen hemen hepsinin bir efsaneleri ve kültürleri vardır. Bu kültürler sözlü, yazılı ve hiyeroglifler yoluyla efsanelerini gelecek kuşaklara aktarmışlardır.
Efsanelerde benzer hikayeler vardır. Yaradılış efsanesi, cennet ve cehennem, adem ile havva , gökten gelen tanrılar gibi.
Yunan mitolojisinde yaradılış efsanesi ‘’Hesiodos’a göre başlangıçta Khaos vardı. Sonsuz bir boşluktu Khaos. Bu boşluktan Gaia (Toprak Ana) doğdu ilkin: sonra yeraltı karanlığı Erebos la yeryüzü karanlığı Nyks(Gece) doğdu. Erebos ve Nyks birleşerek Aither’i (Esir), yani dünyayı saran hava tabakasının üstündeki arı ve ışıklı Gök’ü ve Hemera’yı (Gün) meydana getirdiler”.(Cömert Bedrettin 2006;132).

Mezopotamya da yaradılış efsanesi (Dede Korkut Hikayeleri Sümer Tanrıları). Yaradılış efsanesini konu edinen en eski efsane M.Ö. VII. Yüzyılda yazılmış bir şiirde anlatılır. Tanrıların yaratılışına de yer veren bu şiir Enuma eliş(Gökyüzünde) adını taşır. Şiirin ilk sözcükleri bunlardı. Şiirde tanrı Marduk ele alınmkala birlikte, efsanenin kökünün çok daha eski olduğu ve aslında tanrı Enlil ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır.’’ Bu efsaneyi özetleyelim. Gökyüzünün henüz bomboş olduğu sırada, evrende sadece Apsu(boşluk) ile Tiamat (su) varmış. Tiamat dişi bir devmiş. Daha sonra çoğalma dönemi gelmiş. Apsu ve Tiamat birleşmiş. Bu birleşmeden yılan biçiminde iki tanrı dünyaya gelmiş’’ (Ansiklopedi Gökkuşağı;144).

Mısır mitolojisinde dünyanın oluşumuyla ilgili efsaneler de zamanla birbirine karışmış. Ve ortaya tek bir efsane çıkmıştır. ”Bu efsaneler özetle şöyledir. Başlangıçta dünya bir su ve bataklık yığınından ibaretmiş. Bu suyun ve bataklığın büyüklüğü, aşağı yukarı Nil ırmağındaki kadarmış. Zamanla sular alçalmış. Ortaya ufak bir ada çıkmış. (Mısırlıların dünyayı meydana gelişi ile Nil ırmağının taşmaları arasında bir paralellik kurdukları görülmektedir). Bu adada bir kurbağa, birkaç yılan bir de yumurta varmış. Yumurtadan bir kaz çıkmış. Nitekim dünyaya gelir gelmez uçmaya başlamış’’.Kaz aslında kılık değiştirmiş tanrı Rie’den başkası değilmiş.(Ansiklopedi Gökkuşağı;150)

Japon mitolojisi, bugün Japonya da çoğunlukla benimsenmiş olan Şintoizm dininin kaynağını meydana getirir. ‘’Japon mitolojisinin kökleri VIII. Yüzyılın başında kaleme alınan Kogiki ve bundan kısa bir süre sonra yazıldığı anlaşılan Nihongi adlı iki ana kitapta toplanmıştır. Bu kitaplara göre ilk önce evren, biçimi olmayan bir yumurta gibiymiş. İçinde günün birinde gelişecek bir tohum varmış. Sırası gelince bu tohumdan gökyüzü kutbunun efendisi Ame no minaka nuşi, yaratıcı tanrı Taka mi musubi ve kutsal yaratıcı Kami musubi imiş. Yeryüzü tıpkı suda yüzen bir yumurta gibi suların içinde yüzüyormuş”.

2
Yaradılış mitolojisinde de olduğu gibi. Diğer efsanelerde de ortak noktalar vardır.
Bu efsaneler insanlığın ilk bilinmeze karşı akıl yürütmeleridir. Korktukları, nedenini bilemedikleri, fiziksel güçlerinin yetmediği doğa olaylarını tanrılaştırmışlardır . Bazen adaklar adamışlar, bazen de hikayeler yazarak yüceltmişlerdir. Sonuçta bu efsaneler o kültürün yaşamsal özünü oluşturur. Nelerden korkmuşlar. Bununla baş etme yöntemleri ve bu konuda ortaya koydukları eserler o toplumun ekonomik ve kültürel zenginliği günümüze değin kalabilmiştir.
Bu günde insanoğlunun var olduğunu bildiği ama çözemediği bazı mitler vardır. Bunları isimlendiriyoruz fakat ortaya fiziksel kanıtlarıyla tümüyle açıklayamıyoruz. Bunlardan bazıları şunlardır.
-Enerji.
-Bioenerji.
-Düşünce gücü.
-Kuantum teorisi.
-Kozmik güç, ve daha sayılabilir.

”Dünyanın sıvı halde olduğu ilk zamanlardan beri aynı büyük gelişmenin birbirini takip eden safhalarını izlemekteyiz. Jeoteknik ve jeobiyoleji yoluyla her zaman anlaşılabilecek tek ve temel bir süreç bulduk -ilk hücreleri oluşturan ve daha sonra sinir sistemlerinin oluşturulmasıyla devam eden süreç. Jeojenezin biyojeneze yükseldiğini gördük, sonra da psikojeneze dönüştü.”(Addıngton Jack1996;1).

Kısaca açıklandığı gibi Jeoteknik: yeryüzü ve yeraltı zemin koşulları.
Jeobiyoleji: Dünyanın kozmik ve jeolejik evrimiyle başlangıç arasındaki ilişkileri canlı madenin ve organizmaların fiziksel, kimyasal bileşimi ve evrimi inceleyen bilim dalı.
Jeojenezin: Yaradılış olarak geçiyor kutsal kitapta. Jeojenez+ Biojenez+ Psikojenez: Evrenin yaratılışı.

Biojenez: Cansız maddelerin tesadüfen bir araya gelerek canlı organizmalar meydana getirmesine ve kendi içinde değişim ve dönüşüme uğrayarak üremesine deniyor.

Psikojenez: Düşünce artı başlangıç. Her şey düşüncede başlar demektir.
Pisikojenez:(düşünce + başlangıç), “her şey düşüncede başlar” demektir. Düşünce her şeydir. Hayatı oluşturan şeyler, Düşünce´ nin sürekli değişen ürünleridir. Çevrenizde gördüğünüz her şey önce bir fikirdir. Kendimizi hayattan ayrı düşünebiliriz, fakat aslında okyanustaki bir damlanın denizin bir parçası olduğu kadar bizde bir Düşünce´ nin parçalarıyız. Dünya ve içerdiği her şey düşüncenin ürünüdür. Yaşadığımız dünya zihinsel bir dünyadır. Kullandığımız bütün araç ve gereçler, hepsi önce Düşünce´ de oluşturuldu ve Düşüncenin yaratıcı sürecinin ürünü olarak gerçekleşti.

Düşünce Sonsuzdur: Düşüncenin insan beyniyle sınırlı olduğunu düşünemeyiz. İnsan beyni Düşüncenin bir aracıdır. Evrenin sıralı düzenlenişi, bir düşüncenin, zihin gücünün ürünüdür. Tüm bu olanların ardında, hayatın her zerresine nüfuz eden, her şeyi düzenleyen bir akıl vardır.

3

İnsan bedeninin çeşitli faaliyetlerindeki bu kusursuz dengeyi, düşüncenin enerjiye dönüşümü olarak açıklayabiliriz. ,Organlar, salgı bezleri ve bedenin çeşitli fonksiyonları birbirine öylesine mükemmel bağlanmış ki, iyi çalışmayan bir salgı bezinin yerini bir başkası alabiliyor; bedenimizin tehlike anında istemimiz dışında gerekeni yapabiliyor ya da onu yanlış kullandığımızda telafi edebiliyor olması bu yaşam enerjisini açıklar.

Enerji: Hepimiz enerjiden oluşuyoruz. Kısaca göz atacak olursak.
Einstein’ın uzay ve zamanın doğrusal değil, görece olmasını saptamasından sonra, yani “izafiyet teorisi’ nin ortaya çıkmasından sonra, sonsuz olasılıklar kapısı insanoğluna açılmıştır.
Bu teorinin en önemli sonuçlarından biri de enerji ile madenin birbirlerinin yerini tutabileceği sonucudur. Madde kendini yavaşlatarak kendini gösteren enerjiden başka bir şey değildir. Yani madde olarak gördüğümüz her şey (vücudumuz dâhil) enerjidir.
Evrende temel bir kütle var olmadığı ve bu kütlenin enerji olması sebebiyle, tek bir yerde olması da imkânsızdır.
Maddeyi oluşturan parçacıklar, başka parçacıklara dönüşebilirler. Bir enerjiyle üretilip, yine aynı enerjiyle yok edilebilirler. Hem sabit bir dönüşüm, hem de sürüp giden bir harekettir bu enerji.Bu nedenle bütün yaşadıklarımız birbirleriyle bağlantılıdır. Çünkü hepimiz aynı bütünün parçalarıyız. Bu nedenle var olan enerji parçacıklarıyla kimi zaman düzenli, kimi zaman ise düzensiz bağlantılar içindeyiz.
Bir anlık bir bağlantı, bir diğerimizin aklından geçeni okumamızı veya bir başkasının düşüncesini telepatik olarak anladığımız anlamına gelir. Bazen görülenden, duyulandan çok şey anlarız ve bir gerçekliği kozmik yönden kavrayabiliriz.

Çinliler yaşam enerjisine << Chi>> adını verirler. Yin ve yang adlı iki zıt enerjiden oluşan güçtür.
Yahudiler ise aynı enerjiye <>yani yıldıssal ışık adını vermişlerdir.

Bioenerji: İngilizce bir kelimedir. Türkçesi ”yaşama dönük, sağlık ve canlılık akımıdır” Kozmik bir enerjidir. Bilimsel bir konudur.
Frekanslar ve enerjetik dalgalar halinde, devamlı olarak kainata akan bir hayat akımıdır. Kainatın ve onun içinde yer alan tüm unsurların hayat hareketlerine devam etmesi buna bağlıdır. Bir atomun elektronlarının çekirdek etrafındaki yörüngelerinde hareketleri de buna bağlıdır. Her şey kozmik bioenerjiye muhtaç olarak varlığını sürdürmektedir.
İnsandaki ve canlılardaki bioenerjik hayat akımı ve enerji bedenleri artık bilimsel olarak özel termal kameralarla ve kirlian fotografçılığı ile çekilebilmekte ve ölçülebilmektedir.
”Eski Çin dininde bildiğimiz anlamda tanrılar yoktu. Ama Çinliler, rüzgarlarda, ırmaklarda ve dağlarda görünmez güçler bulunduğuna inanıyorlardı. İnsanlarla dünya arasında simgesel bir benzerlik görüyorlardı: Biri olmadan öteki var olamazdı ve evrenin başlangıcı toplumun başlangıcından önce değildi. Efsanevi hükümdarlar, Zamanı ve Mekanı sınırlayarak gerçekliği yarattılar. Gerçeklik, bir kademeleşmeler toplamıdır. ( Mevsimler, Yönler, Renkler, vb.). Bundan ötürü evren de, her bireyde ve her toplulukta görülen ve kutsal olan bir karşılıklı ilişkiler ağıdır.(Memo Larousse 1990;349)
4

Han sülalesi döneminde yazılmış en eski felsefe kitaplarından biri olan Shujing’de dış dünyayla (Makrokozmos) bu dünya içindeki (Mikrokosmos) arasındaki bu benzerlik Açıklanmıştır. Buna gör dört mevsim, 365 gün, 5 öğe ve çeşitli rüzgarlara karşılık, insan bedeninde 4 organ, 360 eklem,5 iç organ ve vücuttaki enerjileri yönlendiren soluklar vardır.(Memo Larousse 1990;349)
Bu simgesel sistemler sonraları çok daha karmaşık hale geldi; Tutkuların ve duyguların incelenmesine, hastalıkların kaynağını ve bunların çarelerini açıklamaya yöneldi; Vücuttaki hayati <> bilgisine dayanan akupunktur gibi bilimlerim doğmasına yol açtı. Kehanete, Astrolojiye ve simyaya kaynaklık etti.
Düşünce gücü: 21. yüzyılda kuantum fiziğinin bulgularından etkilenerek, sosyal bilimlerde, pozitivist akım yerini, post modern akıma bırakmıştır. Tüm bu değişimin, temelinde yatan bulgu; “insan zihninin oluşturduğu teorilerin, her ne kadar dış gerçeklerden etkilense de, dış gerçeklerin de bizzat teorilerden etkilendiği gerçekliğidir”
Bir diğer deyişle; insan herhangi bir olguya bakar, varsayımlar, hipotezler ve nihayetinde teoriler geliştirir, söz konusu olgu bu çerçevede isimlendirilir ve sıfatlarla donatılır. Tüm bu çerçeve, bireyin, söz konusu olguya, bakış açısını, yani algısal duruşunu belirler. Algısal duruş ise, bu olgu karşısında nasıl tepki vermesi gerektiğini, yani karar ve davranış şekillerini belirler. Bireylerin, karar ve davranışları sonucunda, söz konusu sosyal olgu, her ne olursa olsun, bireylerin en başta geliştirdiği varsayımlar doğrultusunda şekillenmeye başlar ve teori kendi kendini gerçekleştirir. Bir sonraki adım ise, teorinin kendini güçlendirme dönemidir ve kendi beklentisi doğrultusunda şekillendirdiği, dış dünya gerçeğinin, teoriyi bizzat doğruladığını görür.
Bireysel Düzeyde Düşünce Gücü.
Toplumsal düzeyde, baskın olan varsayımların, devlet ve toplumsal kimliklerini ve sonucunda, içinde bulundukları gerçekleri oluşturması gibi, bireysel düzeyde, bireyin zihin haritasının varsayımları, bireyin kendi algısal duruş, karar, davranış şekillerini ve kimliğini oluşturmaktadır. Düşünce hızlı ve kolayca değişebilen, hafif ve ince bir enerji biçimidir. Enerjiler, kendilerine benzer nitelik ve titreşime sahip enerjileri çekme eğilimindedirler. Bu nedenle düşünce ve duygular da benzer yapıdaki enerjileri kendilerine çekerler.
Kuantum teorisi: Kuantum sözlük anlamı olarak “Bir dalganın olası değerlerinin alt değer kümelerinden biri” anlamın taşır. İngilizce ‘de “Quantum”, Latince’ de “Quantus” olarak kullanılan kuantum, atom düzeyindeki, hatta atomdan daha küçük parçacıkların fizik kurallarını tanımlamakta kullanılır
Kuantum teorisi, bilim ve insanlık tarihinin üzerinde birçok tartışmalara konu olan teorilerinin en başında gelmektedir. Kuantum teorisi, atomik olaylardaki enerjiyi açıklamaya yarayan bir fizik teorisidir. Kuantum düşünce üst nitelikli bir düşünme biçimidir. Sıradan düşünce biçimleri kendisini tekrar eden, etkisiz ve sınırlı enerjilerdir. Değiştirme ve oluşturma güçleri yoktur. Daha çok vehim, kuruntu, başıboş hayaller biçiminde akar. Oysa Kuantum Düşünce derin düzeyde, atom altı alanda etkili olabilecek tarzda bir yaratıcı düşünme biçimidir.

5
Özel bir bilinç düzeyine girerek, özel olarak kurgulanmış sözel ve imgesel oluşumları içerir. Kuantum Düşünce, sağlıklı ve güçlü bir beden için de uygun bir zemin hazırlar. Bizim düşünce ve kabullenişlerimiz direkt olarak bedene etki yapar. Bedenimiz aslında bir enerji okyanusundan başka bir şey değildir. Korku, kaygı, öfke, suçluluk duyguları bütün hücrelerimizin beslendiği enerjide azalmalara yol açar. Sözlükte Kuantum bir dalganın olası değerlerinin alt değer kümelerinden biri. Kelime anlamı ‘miktar’ dır.

Bütün bu açıklamalarda gördüğümüz gibi, ilkel çağlardan beri uygarlıklar tarafından hissedilen ve evrende var olduğunu bildiğimiz enerji, kendi içindeki gizem gibi tüm gerçekliğiyle henüz ortaya koyulmamıştır. İlkel tarihlerde nedenini bilemediğimiz tüm doğa olaylarını mitleştirdiğimiz gibi bu gün de, bu evrensel güçleri mitleştiriyoruz ve değişik isimler veriyoruz. Aslında hepsi bir enerjiye çıkıyor. Enerjinin kullanış şekli değişmekte ama öz aynı kalmaktadır. Aslında Eski mitler de aynı kozmik yaşam döngüsünün parçasıdır. Gök tanrı öfkelendiğinde, toprak ana kızdığında hep aynı evrensel döngünün bir parçası yaşanmaktaydı. Evrensel enerji tümüyle açıklandığında bu günün miti olan kozmik güç de açıklanmış olacaktır. Bu evrensel güç, değişim ve dönüşüm döngüsü içinde en büyük parçadan en küçük zerreciğe kadar birbirini etkileyen bir enerji akımı içinde hareket halindedir ve kozmik son da bu enerjinin birikimiyle gelecektir.

LALE ŞEN

Sanat Ve Deformasyon

 

SANAT VE DEFORMASYON

İNSANIN KUSURLULUĞUNU KUTSAMA

 

İdealize edilmiş insan bedenlerinin övülmesi eskiden sanatçının en üstün meslek aşkı sayılıyordu. Michelangelo’nun David’inin kaslı fiziğinin mükemmelliği bunu anlatan heykellerden biridir.

Rönesans sanatına benzersiz bir etkide bulunan Michelangelo, klasik sanat tekniklerini öğrenmesinin yanı sıra asıl olarak, insan formunu her açıdan tasvir edebilmek için kadavralar üzerinde çalışıp, Yunan ve Roma sanatından devraldığı idealleştirilmiş insan tasarımlarını ulaştığı gerçekçilik boyutunu yakalamaya çalışır.

klasik yunan sanatının en iyi örneklerinden biri olan i.ö 480 – 440 yılları arasında yaşamış olan heykeltraş myron tarafından yapılmış olan bronz heykel. Bulunduğu zaman kafası eksik olan heykele yine antik fakat gövdeye ait olmayan bir kafa yerleştirilmiştir. Bu kafa, tartışmaya yol açacak şekilde, arkaya değil de öne doğru bakmaktadır. Oysaki orijinalinde heykelin geriye, diski tutan ele dönmüş bir şekilde bakıyor olması kuvvetle muhtemeldir

Myron, yaklaşık M.Ö. 450-440 tarihlerinde bronzdan yaptığı disk atmaya hazırlanan çıplak atlet heykeli kaybolunca Romalılar hayran oldukları bu heykelin mermer bir kopyasını yaptılar. Heykelin kompozisyonu hangi açıdan bakılırsa bakılsın dar bir düzlemi kaplar. Tasarımı simetri, harmoni, denge ve ritm gibi çağdaş Yunan fikirlerini yansıtır. Kafa, gövde ve uzuvlar bir dizi birbirine zıt kuvvet halinde sıralanmıştır.

-4- ,Venus de Milo’nun yumuşak,yuvarlak hatlarını görüyoruz.

Milo Venus’ü. Paros Mermeri, 202 cm, Louvre Müzesi, Paris.

Milo Venus’ü tahminen M.Ö. 130-100 seneleri arasında yapılmış, güzellik tanrıçası Afrodit’i simgeleyen eski bir Yunan heykelidir. Milo Venus’ü Yorgos Kentrotas adlı bir köylü tarafından 1820 senesinde Ege denizindeki Milos adasındaki harabelerde keşfedilmiştir.  Fransız deniz subayı Jules Dumont d’Urville bu keşiften haberdar olunca eserin satın alınması için Fransız Büyükelçisi Charles-Francois de Riffardeau ile temasa geçmiş; fakat haber büyükelçiye geç ulaşınca köylü heykeli Sultan II. Mahmud’un Orta Doğu’daki donanmasının tercüman-rehberi Nicholas Mourousi’ye satmaya karar vermistir. Ancak Fransız Büyükelçisi’nin temsilcisi Vicomte de Marcellus tam vaktinde yetişmiş ve heykel Konstantiniye’ye doğru yol almak üzere gemiye yüklenirken satış iptal edilmiştir. Birkaç ay sonra ise Mourousi Sultan II. Mahmud’un emri ile Konstantiniye’de donanmanın önünde idam edilmiş, bir süre sonra da Fransız Büyükelçisi bu heykeli kral 18. Louis’ye hediye etmiştir.

ya da Titian’ın kıvrak Venus of urbino’sunu düşünün.

Bütün bunların yanında, performans sanatında konu olarak kullanılan bedenin, artık malzeme olarak da kullanmaya başlaması, feminist bakış açısını haklı olarak güçlendirmiştir.

Jack Pollack  1912-1956  Amerika                           Yves Klein  1928-1962  France

Bu günse bedenin kutsanması idealist bir şekilde sunulması eski moda ve gereksiz gelmektedir. Bu dramatik değişikliğin birçok sebebi vardır. İmkansız standartlara tepki olarak yeni bir bakış açısı gelişmiştir.

Avangard akımda soyutlamanın yükselişi, her türlü figüratif üslubun gerileyişini,hızlandırmıştır.Erkek bakış açısına göre kadının idealize edilişi.Güzel bir nesne olarak sunulması feminist eleştiriyi beraberinde getirmiştir.

 

Fakat medyada güzelliğin etrafında kurulan abartılı halede, çağdaş sanatçıların deforme olmuş, ezilip parçalanmış hatta ölü ve çürümekte olan bedenlerden deriden etkilenmiş olmalarına tek başına bir açıklama getiremez.

Keza bu açıklamayı, sanatçıların normal koşullarda kibarlık gereği sakınılan bedensel salgıları ve işlevleri öne çıkarmaya istekli olmalarında da bulamayız.

 

Çağdaş sanat, Venus de Milo’nun  yerine çürüyen bedenler ve beden kısımlarıyla ilgili düzenlemeleriyle dikkati çeken  Joel-Peter Witkin’in cansız resimlerini öne çıkarmıştır.

1984

joel-peter witkin, 13 eylül 1939 da brooklyn, new york’ ta dünyaya geldi. babası cam işiyle uğraşan koyu bir yahudi, annesi ise kimya dalında çalışan katolik bir italyan’ dı. ailesi dini farklılıklarına daha fazla dayanamayıp, witkin daha küçük bir çocukken boşandılar ve küçük joel annesiyle yaşamaya başladı. brooklyn’ deki saint cecelia’s okuluna başladı, daha sonra grover cleveland high school’ da okul hayatı devam etti.

Hastane de çalıştığı dönemlerde kadavra parçalarını çalarak oluşturduğu kompozisyonların(daha çok natürmort) fotoğraflarını çekerek kariyerine başlayan witkin daha sonra ünlü tabloların reprodüksiyonlarını aynı tarzda fotoğraflamıştır. yaratıcılık mı hastalık seviyesine getirmiş, hastalanmış mı yaratıcı olmuş bilinmez. ne sebeple olursa olsun geliştirdiği fotoğraf anlayışıyla saygıyı hak eder.

Paul McCarthy’nin mini-dramalarındaki ketçap, çikolatalı şurup ve mayonezle sıvanmış karakterlerini görmekteyiz.

Cindy Shrman’ın yüzü başı siğil kaynayan cadılarını özgürce sergilemiştir.

Cindy Sherman, (d. 19 Ocak 1954 New Jersey) ABD‘lı sanat fotoğrafçısı ve film yönetmeni. Cindy Sherman’ın yüzlerce kendisini kullandığı kadın, hatta bazen de erkek canlandırması vardır, ancak bunların hiçbirisi Cindy Sherman’ın gerçek anlamda bir otoportresi (zekâ geriliği, otistik spektrum bozukluğu),olan biri değildir. Kendi deyişine göre Sherman fotoğrafları kadın stereotipleri ile ilgilenir, ancak bu sterotipler onun kadınları nasıl gördüğünü değil, erkeklerin kadınları nasıl gördüğünü yansıtır . Sherman, fotoğrafı saf haliyle değil, bir kavramsal sanat malzemesi olarak kullanır. O bir fotoğrafçı değil, bir kavramsal sanatçı, bir gösteri sanatçısıdır. Sanatçı, bir gösteri sanatçısıdır.

Bu tür çalışmalar, İster duygulara hitap eden resimlerle esprili performanslar yoluyla grafik, fotoğraflar şeklinde sunulsun, isterse tuhaf biçimde çarpıtılmış figüral heykeller şeklinde,sanatta düzen ve güzellik ile ilgili bütün geleneksel varsayımlarımıza meydan okumaktadır.

Çağdaş sanatta bedenle uğraşmaya yönelik bu eğilimi betimlemekte kullanılan belli başlı terimler.

Grotesk :  grotesk aynı anda hem gülünç hem de korkunç öğeleri birarada barındırandır. Acaip, komik (karikatür gibi mübalağalı) anlamına gelir.

Zamanla Grotesk zevksiz iğrenç ya da kir olan şeyleri tanımlamak için de kullanılır olmuştur.

Karnavalesk: Bakhtin’in icat ettiği sözcükFarkın reddedildiği, sınıfsal eşitsizliklerin ortadan kaldırıldığı, hiyararşik yapının hükümran olmadığı yasak ve kısıtlamanın, sahte tavırların olmadığı sahici etkileşimlerin yaşandığı durum.

Karnavalisk kelimesi ilk olara 1940 ta Rus edebiyat eleştirmeni Mikhail Bakhtin’in yazılarında görülmüştür. Bakhtin Karnavaleskin izlerini Orta Çağ karnavallarının folk kültürüne kadar sürmektedir.

Abjection(İğrençlik):Kıl, kir, dışkı, adet kanı ve çürüyen yiyecekler gibi tabu şeyler ile idiş etme, uzuv kesme, ensest ve hayvanlarla cinsel ilişki kurma gibi, genellikle toplumsal cinsiyet ve cinselliğin ağza alınmaz yönleriyle yüzleşmenin bir yolu olarak sunulan tabu konulara  eğilmiş sanatçı ve yazarların yasak tanımayan eğilime gönderme yapmaktadır.1980’lerin başında Julia Kristeva iğrençliği benlik duygusunun kaybedilmesine karşı tepki şeklinde nitelemiştir.Kısaca: Kimliği, sistemi, düzeni rahatsız eden şey diye tanımlamalar devam edebilir.

İnforme: Fransızca form-suz anlamına gelmektedir.

Çağdaş Türk Resim Sanatı’nın ustalarından, resimlerin de bin-bir dil konuşan, uluslararası üne sahip sanatçı Ergin İnan, “99 Günlük ve 9 Grotesk Kafa” adlı resim sergisi ile EKAV Sanat Merkezi’ nde sanatseverlerle buluşuyor.

“99 Günlük”, sergide 99 desen olarak yer almakta ve desenler her yeni bir gün için 99 günde oluşturularak siyah beyaz çini mürekkep ile el yapımı kağıt üzerine çizilmiş günlük resimlerden meydana geliyor.

Ayrıca bu projenin, 99 nüsha olarak yapılmış, imzalı ve numaralı kitabı da hazırlandı.

Resimler, “9 Grotesk Kafa”, 220 x 280 cm boyutlarında, tuval üzeri akrilik ve yağlıboya tekniği ile gerçekleştirilmiş yapıtlardan oluşuyor. Yapıtlarda “Kafka Günlükleri”nden yapılan alıntılar büyük insan yüzleri üzerinde grotesk anlatımlarla sunuluyor.

Bu anlatımlarda böcek, göz, yüz ve alıntı yazılar renk ve biçim açısından güçlü ve uyumlu bir kurgulama ile yüzlere çarpıcı bir grotesk bir anlam kazandırıyor.

Ayrıca sergide yer alan iki “Kümbet” üç boyutlu iki ayrı parçadan oluşuyor. Yapıtların biri İstanbul’da gerçekleştirildi, diğeri ise Berlin’de tasarlanarak yapıldı.

Ergin İnan’ın İstanbul-Berlin arasında geçirdiği yaşam süreçlerinde tasarımlayıp gerçekleştirdiği, insanları ve her iki dünyanın insanlarını soyut olarak içlerinde barındırmakta olan bu kümbetler, yaşanmışlığın, ayrılmışlığın ve yeniden birleşmeye olan özlemin ifadesi olarak kurgulanmış ve biçimlendirilmişlerdir.

Hep birlikte çağdaş sanatla ilgili teorik tartışmaların özünü oluşturan bu dört terimin odaklandığı ortak noktalar kirlilik, sınır durumları, mutasyonlar, melezleşme ve irrasyonel olandır. Bu doğrultuda sanat, genellikle dokunulmaz sayılan sınırları ihlal etmeyi kapsar.

Hayat ile ölüm. Ruh ile ten. Yaratım ile yıkım. Hayvan ile insan ve bunu gibi.

Örneğin İtalyan sanatçı Piero Manzoni gramı altınla aynı fiyatta doksan kutu ‘sanatçı boku’ ürermiştir.

Bu akıma katkıda bulunanlar arasında:

Hieronymus Bosch

Francisco Goya

Eugene Delacroix

Thedore Géricault

 

17.yy Manaristleri ve 19.yüzyılın sanatçıları ölüm, delilik ve hastalık tasvirleri akademik kılasizmi yerle bir eden romantik sanatçıları sayılabilir.

 

Modern çağdaysa deformasyon eğilimini benimseyen öncüler Almanya’nın iki dünya savaşı arasındaki burjuva toplumunun ağır satirik çizimlerini yapan George Grosz ve gerçek kişi büyüklüğündeki oyuncak bebekleri manüpüle edip parçalayan Hans Bellmer gibi isimlerdir.

George Grosz

Hans Bellmer:

Bu tür çalışmalar ilk olarak 1934’te sürrealist dergi Minotaure de on sekiz fotoğrafla göründü.

Böylesi bir modernist  deformasyon, baskıcı rejimlerin ayırıcı özelliği olan fiziksel kusursuzluk saplantısına karşı bir tepki olarak siyasal alana taşınıyordu.

Nazi Almanya’sında ve Sovyet rejim bu konuda oldukça katı bir tutum içindeydi.

Almanya’daki sanatçılar ‘dejenere’ etiketini yiyorlar ve toplama kamplarında ölme riskinden kurtulmak için ülkeden kaçmaya zorlanıyorlardı.

2.Dünya savaşının peşinden ise çarpıtılmış ve deforme olmuş beden temsilleri artık çok sık rastlanır hale gelmişti.

Wilem de kooning: 1950 lerin başındaki ‘Women’resimleri ne sayabiliriz.

Francis Bacon:2.Dünya savaşı’nın dehşetinin yol açtığı fiziksel yaraların 1950’lerde yaptığı resimler arasında, uygarlığın çöktüğü duygusunu hissedip, dinin etkili bir ahlaki koruma sağlayamamasına yas tutarak, geleneksel dinsel temaların yeniden işlendiği örnekler.

Philip Guston:

Çağdaş sanatın perspektifinden bakıldığında, deformasyonun en etkili sanatçısı olarak, hayatının geç döneminde soyut Ekspresyonizmden uzaklaşıp, beden kısımları ve antropomorfik nesnelerin  karikatür vari resimlerine yönelmiştir.

Son dönem eserlerinde grotesk olanın benimsenmesiyle, beğeni ölçütünü ve formel nezaketini yıkmanın yolunu gören genç sanatçıların gözünde kahraman katına yükselecekti.

Louis Bourgeois Guston gibi günümüz genç sanatçıları arasında çok etkilidir ve kendisi de travmadan etkilenmiş bir sanatçıdır.

Bazı çalışmalarında istikrarsız ev hayatını ele aldığı gözlenir. Kadın bedenleri ve başlarını soktukları evlerinde çıplak kalışlarını işlemiştir.

Yayoi Kusama’nın çalışmaları da çocukluk travmalarıyla bağlantılıdır. Kadın rollerinin son derce kısıtlı olduğu savaş sonrası Japonya’sında büyümüştür. Kendisinin ve etrafındaki şeylerin ağlardan ya da noktalardan oluştuğu ve tarlalarda dağılıp gittiği şeklinde sanrılar görüyordu. Daha sonra New York’a taşındı.1960 lı yıllarda sansasyonlarıyla ünlenmişti.

1974 de zihinsel bir bunalım geçirince ülkesine geri dönmüştür.

Hem geleneksel Japon kadını hem de Batılı seks fetişi rolünü reddeden sanatçı, özgürlüğü görünmezlikte, bedeni çoğaltmakta artık tanınmaz hale gelene değin çözülmekte bulmuştur.

Magdalena Abakanowicz çalışmaları daha siyasal boyutludur 1939 da Varşova dışındaki evlerini terk etmek zorunda bırakılmış Polonyalı aristokratların çocuğu olan Abakanowicz aile geçmişini saklayarak komünist dönemde büyümüştür. Eserlerini üretirken polonya’da tanık olduğu kalabalıkların zalimliğinden etkilendiğini belirtmiştir.

Thomas Schütte

Wangechi Mutu moda ve porno dergilerinden, Afrika sanatı sanatı hakkındaki kitaplardan kesilmiş fotoğraflardan kolaj yapılmış figüratif içeriklerde groteskin diline başvurarak eserler üretmiştir

Savaşın, cinsiyetçiliğin, akıl hastalığının, kötü siyasetin ve sömürgeciliğin sebep olduğu psikolojik travma, deforme olmuş beden üzerinde düşünüp, onu yansıtmanın tek etkisi değildir. Bazı sanatçılar figüral deformasyonları umursamazlar. Sanat tarihinden alınma örnekleri kasten biraz canlandırılarak gösterişli resimler yapar figüral çarpıtma ve mübalaglı örnekleri görmekteyiz

John Currin böyle bir örnektir.

Currin her zaman için yeni olan bir şeyi eski olan bir şeye katarak, kötü beğeni ile bayağılık arasındaki ince çizgide yürümüştür.

Jake ve Dinos Chapman kardeşlerin çalışmaları da kesinlikle daha tiksinç olmakla birlikte, varoluşsal endişeden ziyade eğlenceyle ilgili görünmektedir.

Sanat ve Sanat

Sanatin her alani güzeldir. Görsel sanatlar, zihnimizi doyuran, göz zevkimizi gelistiren, hayatimizin her alaninda estetik bakisi kazanmamizi saglayan sanat dallarindandir.Siz de kendinizi görsel sanatlara yakin hissediyorsaniz, ruhunuzu renklerle doyurmak farkli huzurlu bir bakis açisi gelistirmek ve belki de kendinizi yeteneklerinizi yeniden kesfetmek istiyorsaniz atölyemizi birkez ziyaret edin seramik, resim çini sanatindan mutlaka biri size hitab edecektir.
Tanismak dilegiyle hosçakalin.